Türkiye'nin Şefleri Haberler

Haberler sayfamızda topluluk hakkında en son haberleri, eğitimleri, yardımcı kaynakları ve çok daha fazlasını bulacaksınız! Duygu çıkartmaları ile haberlere tepki verin ve eğlenin!

Kahve kokusunun Ankara’ya yayıldığı festival 1 Ekim Dünya Kahve Günü’nde geri dönüyor!

Uzun bir aradan sonra 5. Kez kapılarını Bilkent Center’da açacak olan Ankara Coffee Festival birbirinden ünlü isimleri de sahnesinde ağırlayacak.

Birbirinden nitelikli kahve lezzetleri, kahve dükkanları ve dünyaca ünlü kahve markalarını kahve tutkunları ile buluşturan Ankara Coffee Festival 1-2-3 Ekim tarihlerinde Bilkent Center ana sponsorluğunda kapılarını açıyor. 24 canlı konserin gerçekleşeceği Ankara Coffee Festival’de sevilen isimler şarkılarını Ankaralılar için seslendirecek. Festivalin açılışını Deeperise ile birlikte kaydettikleri ‘Raf’ ve ‘Unuttum Derdimi’ gibi single’larla elektronik müzikteki başarısını ortaya koyan Jabbar ile canlı sahne performanslarıyla dinleyicilerine enerjisi hiç bitmeyen bir konser deneyimi sunan Bedük 1 Ekim’de yapacak. 

Rock müziğin başarılı ismi Can Bonomo 2 Ekim’de, listelere zirveden giren disco funk şarkılarıyla Gökhan Türkmen ise 3 Ekim’de sahnede olacak. Aynı zamanda sahneyi genç yeteneklerin de paylaşacağı festivalde; kahve tadında dolu dolu 3 gün yaşanacak.

Ankara Coffee Festival Konser Programı

1 Ekim Cuma 

Boyalı Kuş, Arubaluba, Sattas, Gipsy Pavillion, Sinağrit Baba, Jabbar ve Bedük,

2 Ekim Cumartesi 

Wu Wei Trio, Slugs Band, Ege Çubukçu, De Lejos, Goril Reggea Band, Tuğçe Doğu feat. No Spoon ve Can Bonomo

3 Ekim Pazar

Depo Flamenco, Kara Ejderha, Melis Fiş, Demirabi, No Spoon, Ikaru ve Gökhan Türkmen

Jabbar ve Bedük, Wu Wei Trio, Slugs Band, Ege Çubukçu, Gökhan Türkmen gibi ünlü isimler Ankara Coffee Festival’de sahne alacak

Birbirinden nitelikli kahve lezzetleri, kahve dükkanları ve dünyaca ünlü kahve markalarını kahve tutkunları ile buluşturan Ankara Coffee Festival 1-2-3 Ekim tarihlerinde Bilkent Center ana sponsorluğunda kapılarını açıyor. 24 canlı konserin gerçekleşeceği Ankara Coffee Festival’de sevilen isimler şarkılarını Ankaralılar için seslendirecek. Festivalin açılışını Deeperise ile birlikte kaydettikleri ‘Raf’ ve ‘Unuttum Derdimi’ gibi single’larla elektronik müzikteki başarısını ortaya koyan Jabbar ile canlı sahne performanslarıyla dinleyicilerine enerjisi hiç bitmeyen bir konser deneyimi sunan Bedük 1 Ekim’de yapacak. 

Rock müziğin başarılı ismi Can Bonomo 2 Ekim’de, listelere zirveden giren disco funk şarkılarıyla Gökhan Türkmen ise 3 Ekim’de sahnede olacak. Aynı zamanda sahneyi genç yeteneklerin de paylaşacağı festivalde; kahve tadında dolu dolu 3 gün yaşanacak. 

Ankara Coffee Festival Konser Programı

1 Ekim Cuma 

Boyalı Kuş, Arubaluba, Sattas, Gipsy Pavillion, Sinağrit Baba, Jabbar ve Bedük,

2 Ekim Cumartesi 

Wu Wei Trio, Slugs Band, Ege Çubukçu, De Lejos, Goril Reggea Band, Tuğçe Doğu feat. No Spoon ve Can Bonomo

3 Ekim Pazar 

Depo Flamenco, Kara Ejderha, Melis Fiş, Demirabi, No Spoon, Ikaru ve Gökhan Türkmen

Mehmet Gezen, Yeni Nesil Şef

Özellikle deniz ürünlerinde yakaladığı başarıyla ünü ülkemiz sınırlarını aşan Şef Mehmet Gezen, ortaokulda bulaşıkçılıkla başlayan kariyer yolculuğunun kendisini getirdiği nokta ve yemek yapma konusunda sahip olduğu birikimle
ilgili merak edilenleri yanıtlıyor.

Bize kendinizden ve aşçılık kariyerinizden bahsedebilir misiniz?

1986 yılında Bitlis ilinin Ahlat ilçesinde dünyaya geldim, on üç kardeşlik bir kalabalık ailenin onuncu çocuğuyum. Evli ve iki kız çocuğu babasıyım. Çocukluğumda aşırı çekingen ve içine kapanık birisi olmama rağmen çok iyi bir seviyede gözlemleme kabiliyetim vardı.

Maddi imkansızlıklar yüzünden çocukluğumda babamın veya bir başkasının bana bir oyuncak hediye aldığını hatırlamıyorum. Hal böyle olunca bizler şartları zorluyor kendi oyuncağımızı tahta, plastik vb. materyallerle kendimiz yapıyorduk. Bu durum el becerimin gelişmesine ne kadar katkıda bulunduğunu ve mesleki kariyerime yön verdiği gerçeğini göz ardı edemem.

Aşçılık kariyerim; ortaokul yıllarımda, on beş yaşındayken, babamın “Yaz tatilinde boş gezmesin, hem evin eksiklerine de katkısı olur.” diye düşünerek beni bir dinlenme tesisine bulaşıkçı olarak vermesiyle başladı. Bulaşık yıkarken bile işimi çok titizlikle yapar; hatta bulaşıklar bitince şefe salata doğrama, et döneri takma ve diğer işlerde de yardım ederdim.

Mutfağa çok meraklı olmam ve işimi temiz yapmam mutfak şefinin gözünden kaçmadı ve yeni bir bulaşıkçı bulup beni kendi yanına yardımcı olarak aldı. Ortaokul bitene kadar o restoranda çalıştım ve et-tavuk adına bütün menüyü öğrendim. Okul bittiğinde benden iki yıl önce Ankara’ya gelen ve şimdi benim kadar tanınan abim Faruk Gezen beni Ankara’ya getirdi. Bir deniz ürünleri restoranında çalışan abim bana sektörün bol çeşitli ve gelişime açık bir sektör olduğu fikrini anlatmıştı. Böylece ikimiz sözleşip mesleki kariyerimizde, deniz ürünlerinde ilerlemeyi kararlaştırdık.

Mesleğiniz her evde amatör olarak da icra ediliyor. Peki sizin profesyonel olarak yürüttüğünüz aşçılık günlük hayatınızın neresinde?

Aşçılık benim hayatımın tam odak noktasında yer almakta. Ben evde, işte veya doğada yemek pişirmediğim günü çok stresli geçiriyorum. Yemek yaparken aklımdaki her şeyi bir kenara bıraktığım için hiç yorulmuyor, hatta dinleniyorum, diyebilirim. Mutfağı, bıraksalar orada yatacak kadar çok seviyorum.

Sizce eğitim alan herkes güzel yemek yapabilir mi?

Tabii ki eğitim alan herkes yemek yapabilir. Ancak eğitim alan herkes iyi ve lezzetli yemek yapamaz. Bu farkın yetenek ve ilgi alanı ile alakalı bir durum olduğu düşüncesindeyim. Bence yemek yapmayı seven ve gözlem yeteneği iyi olanlar bir adım önde.

Bazı insanların elinin lezzeti olduğuna katılır mısınız?

Evet, her insanın el lezzeti farklıdır. Beş ayrı insana aynı gramajda ürün verip tarifleri uygulamalı olarak gösterseniz ve beşi de aynı yemeği aynı şekilde yapsalar bile yemeklerin lezzeti farklı olur.

Dünyada en çok sevdiğiniz mutfak hangisi?

Tabii ki Anadolu mutfağı. Çünkü Anadolu, tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve mutfak alanında her medeniyetten bir şeyler öğrenmiştir. Bu durum, günümüze kadar çok zengin bir mutfak ve damak tadını oluşmasını sağlamıştır.

Deniz ürünlerine olan ilginiz nereden geliyor? Balık döner yapma fikri nasıl oluştu?

Balıklara olan ilgim on dört yaşında başladı. Van Gölü’nde, Nisan ayında, tatlı suya göç eden inci kefali balığını yakalayıp dere kenarında, yenilebilir, geniş yapraklı otlara sarıp közün içinde pişirmekle başlamıştı.

Balık döner fikri balıktan daha neler yapılabilir, düşüncesi ile yola çıkılarak ortaya çıktı. Uygulamasam içimde ukde olacaktı. Yanımdaki ekibim çok abarttığımı söyledi, ancak fikri uygulayıp gerçekleştirdikten sonra hepsi beni alkışlamıştı. Aynı ilgi sosyal medya ve TV kanallarından da gelince balık döner fikri bir anda herkesin dilinde dolaşır oldu.

Ününüz ülkemiz sınırlarını da aştı. Mehmet Gezen yurt dışında nasıl karşılanıyor?

Her ne kadar sosyal medyada dünya ülkelerinden her gün yüzlerce destek mesajı gelse de, yurt dışına gitmeden önce o kadar tanındığımızın farkında değildim. İnsanlar bizim tariflerimizi her gün evlerinde de denediklerini anlattı ve onların ailesinin bir parçası olduğumuzu hissettik. Verdiğimiz emeklerin karşılığını, insanların yüzlerindeki mutlulukla alıyoruz.

Günümüzde yemeğin sadece tabaktaki sunumu değil, yeni medya mecralarında ne şekilde yer aldığınız ve imajınız da çok önemli. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Yeteneğine, bilgisine, tecrübesine yenilikçi karakterine ve yaptığı işe olan aşkı değil de sosyal medyanın gücüne ve şovlarına güvenerek yola çıkan şeflerin başarılı olma ihtimalinin çok düşük olduğu düşüncesindeyim. Çünkü bir mekana gidip o yemeği tadan insanlar TripAdvisor, Foursquare, Zomato gibi sosyal medya programları sayesinde restoran ile ilgili yorumlarını bırakabiliyor. Böylece her müşteri dünyaca ünlü bir gurme rolüne bürünebiliyor.

Yapmayı sevmediğiniz bir yemek var mı?

Başkasının kuralları ile emir altındayken yemek yapmayı sevmiyorum. Askerliğini aşçı olarak yapmış biri olarak askerde çok zorlandığımı söyleyebilirim. Yemek yaparken kendimi özgür ve özgün hissetmeliyim. Sıradan bir yemek dahi olsa kendimden bir dokunuş katamıyorsam o yemeği bir daha yapmak istemem. Onun haricinde her yemeği yaparım, lezzetli olmak kaydı ile de her yemeği yerim.

İyi bir aşçının sahip olması gereken özellikler nelerdir?

▪ Aşçılığı seviyor olması,

▪ Pratik bir zekaya sahip olması,

▪ Temiz ve titiz olması,

▪ Sabırlı olması,

▪ Şeflerine karşı saygılı olması,

▪ Çalışkan ve güvenilir olması, gibi özellikler sıralayabilirim.

Sizden ilham alarak aşçı olmak isteyeceklere tavsiyeleriniz nelerdir?

Öncelikle mesleğe ilk başladıkları yıllarda onları, uzun ve yorucu çalışma koşulları başta olmak üzere, birtakım zorluklar bekliyor olacaktır. Bu zorlukların onlar için bulunmaz birer olgunlaşma evresi olduğunun bilincinde olsunlar. Hayal ve hedeflerinden asla vazgeçmesinler, asla pes etmesinler. Yaptıkları yemek yansa bile havlu atmasınlar, yeni bir sayfa açarak baştan başlasınlar. Meslek Basamaklarını yavaş yavaş tırmanacaklar. Şef olmadan önce iyi bir usta olmaya çalışırlarsa çevrelerindeki herkesin saygısını kazanacaklardır. Bu durum onları şefliğe hazırlayacak ve yollarını açacaktır. Mesleği öğrenirken eğitimlerini de aksatmasınlar, hatta turizm sektöründe olduklarının farkında olarak eğitimlerinin yanında mutlaka yabancı dillerini de geliştirsinler.

Kaynak: Mag dergisi

Danilo Zanna ile İsmet Saz’ın Chef’s Table’ı

İtalyan Şef Danilo Zanna, İstanbul’daki TOİ ile Chef’s Table’ın
güzel bir örneğini sunan başarılı şeflerimizden İsmet Saz ile
tadına doyulmaz bir sohbete imza atıyor.

Son on yılda mutfak ve trendlerini takip etmek gerçekten zor, özellikle inovasyon söz konusu olduğunda… Çünkü şeflerin felsefelerinin kendi bakış açılarının, gıdanın var olma ve yorumlama yönleri üzerine geliştirildiği doğrudur. Ancak, modaların bir şekilde, olması ve olması gerektiği de aynı şekilde doğrudur.Ayrıca pazarlama fikirleri ile bir araya gelmeye çalışan müşterilere de adapte olurlar, çünkü mükemmel bir restoran boşsa kapanır ve bu modern gastronomi ile ilgili tek somut ve çözülemez gerçekliktir. Şefin masası veya İngiliz chef’s table, diğerlerinin aksine, mutfağın içi değil mutfağın içine yerleştirilmiş bir restoran masasıdır. Sadece konum farklı değil, aynı zamanda şanslı birkaç kişinin gözünden hemen önce şef tarafından seçilen, tasarlanan ve oluşturulan menü yiyebilirler. Yani basit bir terimle mutfağın maksimum ifadesidir, çünkü hem işyerindeki mutfağa
bakabilirsiniz ki fantastik bir şey, aynı zamanda şefin mutfağa dair felsefesini ve fikrini de anlayabilirsiniz yaptığı menüden. Öyleyse neden tüm restoranlar bu konseptte kendi restoranlarında yok? Yine de örgütlenmesi çok zor değil, temiz ve ferah bir mutfak bu tür bir projeyi yürütmek için fazlasıyla yeterli, ancak bu durumda önemli değil… Burada tek gereken şey öz, yaratıcılık ve Şefin dinamizmi. Çünkü hepimiz düşünme yeteneğine sahibiz, ancak fikirlerini paylaşmaya istekli ve hevesli değiliz. Şefin masasında hiçbir filtre yok ve kısayollar yok, sadece yiyecek var. Öyleyse tüm şeflerin yapamayacağı bir şey olabilir mi? Belki de bu tür bir konsept için doğru araçlara sahip değiller veya Türk gastronomi için bu yeni ufuklara bakmak için hala erken. İstanbul’daki bu yeni trendin öncüsü şef, Ismet Saz… Harika olmasının yanında aynı zamanda harika bir dost! O ve restoranlarının kesinlikle Türk Gastronomik Panoramasını bu yeni trendde yönettiği amiral gemisi restoranında, “Toy Istanbul”da denemek ve ona birkaç soru sormak için kendimi tutamadim ve gittim.

Şef’in İsmet Saz için masası nedir?
Chef’s Table benim için misafir ile aramda oluşan en büyük bağ. Chef’s Table, misafirlerin kapalı olabileceği tatların nasıl yapıldığını görmelerine ve bu tatları ‘ Daha once nasıl denemedim?’ demelerine vesile oluyor. Chef’s Table; benim gözümde yeni dostlukların kurulmasında, değişen yeme alışkanlıklarının tanıtılmasında ve bu değişen alışkanlıkların insanların yemeklere olan algısını değiştirmesinde büyük etki sağlıyor.

Bu konsept şef olma şeklinizi nasıl değiştirdi?
Bence bu açıdan bir değişime sebep olmadı. Aynı kararlılık ve doğrultuda ilerleyip, kendime yeni hedefler belirliyorum. Ben her zaman ‘Daha yeni ne yapılabilir?’sorusunun peşindeyim. Kendimi ve ekibimi geliştirmek adına yeni konsept ve tatları sunmak öncelikli tutkumuzdur.

Mutfağınızda yemek yiyen biri ne beklemeli?
Esasında beklentilerini değil, ne yiyeceklerini görebildiklerini biliyorum. Doğrusu ben bile ne pişireceğime sabahında markette görüp, kafamda tasarladıklarımdan sonra karar veriyorum. Böylece misafirlerimle beraber görüyoruz. Belli bir çizgiye bağlı kalmalarını istemediğimden, spesifik bir beklenti oluşturmamaları taraftarıyım. Chef’s Table ruhunu böyle daha iyi yansıtabildiğimize inanıyorum.

Bir müşterinin sana yaptığı en garip istek?
‘ Steak Tartare istiyorum ama etsiz olsun.’

Bu yeni konsept Türk mutfağını nasıl etkileyebilir?
Bana kalırsa bu konsept Türk mutfağını değil, Türk gastronomisini etkileyecek. Şimdiden etkilerini görebiliyoruz. Tüm şeflerin bu konsepti yapmasını isterim. Samimi bir masa, misafirlerle kurulan bağı güçlendiriyor ve aradaki enerjinin daha da yükselmesine olanak sağlıyor.

Türkiye’ye gelebileceğini düşündüğünüz başka trendler var mı?
Trendler her zaman değişkenlik gösteriyor. Ben ve ekibim bu trendleri olabildiğince takip etmeye çalışıyoruz. Önemli olan trendlerin gelmesi değil, trendlerin buradan doğması.
Moleküler gastronomi babası Ferran Adrià,
“İyi bir mutfak ya da kötü bir mutfak yok.
En çok neyi sevdiğiniz var ?” Bu açıklamaya katılıyor musunuz, yoksa bir şefin müşterilerini yeni lezzetler hakkında eğitmeye çalışması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?
Kesinlikle katılıyorum. Yemeğin dini, dili, ırkı, cinsi yoktur. Zaten Toi açıldığından beri bu ruhu yaşatmaya çalışıyorum.

Kaynak: Mag Dergisi

Pandemi Sürecini Yönetebilmenin Yolları

Tüm dünya aniden gelişen ve uzun soluklu olacağı düşünülen bir dönemden geçiyor. Salgın kontrol altına alınma ve kontrolden çıkma arası gelgitler yaşarken, bizler bu gelişen süre boyunca epeyce şey öğrendik ve birçok yeniliğe şahit olduk. Zorlayıcı ve ne zaman biteceği belli olmayan bir yoldayız… Kabullenmek ve başa çıkabilmek de göründüğü kadar kolay değil ama bu süreçle başa çıkabilmenin ve yolculuğumuza daha iyi bir yön verebilmenin etkili yöntemleri bulunuyor. Yeniliklere ayak uydurabilmek, içinde bulunduğumuz koşulları yönetebilmek ve hatta motivasyonumuzu güçlü kılabilmek oldukça mümkün.


İnsanlar genellikle değişime ayak uydurmayı tercih etmezler. Kurulan düzen, her ne olursa olsun devam etsin isterler. Konfor alanından çıkmak, yenilik ve değişimin ilk adımıdır ama cesaret ister. Kişiler bu cesaretin içlerinde var olduğunu ilk etapta fark edemeyebilirler. Yaşadıkları hayat monoton bile olsa ve mutsuz bile olsalar, alışılagelmiş olan düzenlerini bozmak istemezler. Dolayısıyla değişime direnç her zaman vardır. Değişim ve gelişimin önünde durduğumuz her an, kendimizi geriye atmış oluruz. Denemek, cesaret etmek, alışabilmek için zaman tanımak; en önemlisi istekle birlikte kendimizi disipline sokabilmek, farkındalığımızı arttırmak bizlere gelişim için büyük bir anahtar sunacaktır.
Koçluk hizmetlerinin sağlayacağı en büyük kazanç, kendimizi tanımak ve bilinç düzeyimizi arttırmak olacaktır. Böyle bir zamandan geçerken özümüze dönebilmek, tam bir farkındalıkla kendimizle tanışmak ve neleri niye yaptığımızı bilmek; pandemi sürecini cebimizi dolduran kıymetli bilgilerle daha huzurlu geçirmemizi sağlayacaktır.


Öncelikle size koçluğun ne olduğundan ve ne gibi faydalar sağlayacağından bahsetmek istiyorum. Koçluk, insanların hayatlarında, kariyerlerinde, işletmelerinde veya kuruluşlarında olağanüstü sonuçlar üretmelerine yardımcı olan ve şu anda bulundukları yer ile olmak istedikleri yer arasındaki boşluğu doldurmalarına yardımcı olan profesyonel bir ilişkidir. Koçlar, mevcut enerji ve kaynakları ortaya çıkararak aranılan mükemmelliğe ulaşabilmek, kısacası istenilen hayatı tasarlayabilmek için, danışanlarına çözüm üretme süreçlerinde ortak olurlar. Koçluk açıklık yaratarak, danışanı eyleme geçirir, var olan tüm olasılıklara daha fazla odaklanabilme ve farkındalık imkanı sağlar.
Koçluğun terapi ve diğer yardımcı mesleklerden farkı nedir?


Koçluğu terapi, mentorluk, danışmanlık ve hatta arkadaşlıktan ayıran özelliklerle birlikte etik konuları belirlemenin önemini profesyonel koçlar mutlaka bilirler. Koçluk ve terapi bazı benzerlikleri paylaşırken, psikoterapi genellikle geçmişin bugünkü etkisine, psikolojik işlev bozukluğunu iyileştirmeye ve duygusal acıyı hafifletmeye odaklanır. Terapist, danışan için neyin doğru olduğu konusunda cevaplar veren uzman olarak kabul edilir. Koçlar ise, danışanın hayatını zenginleştirmek ve farklı olanaklar yaratabilmek için birlikte çalışarak; günümüze, geleceğe, güçlü yönlere, yaşam amacına ve hedeflere odaklanır. Herkesin bir bütün ve yetenekli bireyler olduğu inancına dayanır. Danışanların kendi yaşamları için en iyisinin ne olduğunu belirleyebilecek uzmanlar olduklarını varsayarak, kişisel ve mesleki potansiyellerini en üst düzeye çıkarıp, boşlukları kapatabilmek adına onlarla birlikte çalışır.

Koçluk alanı ve uygulamasının hem büyüdüğü hem de geliştiği bir dönemdeyiz. Koçluk talebi, ilk başlarda stresli yöneticiler profesyonel ve kişisel yaşamlarıyla başa çıkabilmek için yardım aramaya başladıklarında ortaya çıktı. O zamandan beri de büyümeye ve genişlemeye devam ediyor. Neden? Oldukça basit, çünkü işe yarıyor! Uluslararası Koçluk Federasyonu adına yürütülen “2014 Küresel Koçluk Müşteri Araştırması” koçluk alan bireylerin


% 80 kendine güvenin arttığını,
% 73 daha iyi ilişkiler kurduğunu,
% 72’si için gelişmiş iletişim becerilerini,
% 70 daha iyi iş performansı,
% 61’inde gelişmiş iş yönetimi,
% 57’si için daha iyi zaman yönetimi,
% 51 de daha iyi takım performansı tespit etmiştir.

Ankete katılanların % 99’u “koçluk deneyimlerinden bir şekilde veya tamamen memnun olduklarını” ve % 96’sı da tekrar yapacaklarını söylemişlerdir. Bunu düşündüğünüzde, herhangi bir zamanda, nüfusun yaklaşık % 10’unun yaşamları, akıl hastalıkları ve ilerlemek için çözülmesi gereken geçmişlerinden gelen sorunlardan olumsuz etkileniyor. Psikoterapiye ihtiyaç duymayan nüfusun geri kalanı (% 90), onları daha ödüllendirici, tatmin edici yaşamlar yaratmaları, hayallerini bulmaları ve gerçekleştirmeleri için destekleyen bütüncül, güce dayalı koçluk yaklaşımından yararlanabilirler.


Koçluk Becerileri Pandemide Liderlik Etmenize Nasıl Yardımcı Olabilir?

Bir noktaya kadar, olanlara hızlı bir şekilde yanıt vermek hayati önem taşır, bu nedenle içinde bulunduğumuz krizi görmezden gelemeyiz. Hepimizin duyarlı olduğu bu korkutucu hastalık, üstesinden gelinmesi gereken daha fazla sorun yaratıyor. Ancak olumluya, mümkün olduğunca çok odaklandığımızda, daha iyi sonuçlar elde edebiliriz. Kendimize daha iyi sorular sorarak bu odağa kolayca ulaşabiliriz. Aşağıdaki 10 soru, sizlerin de farkındalığını artırarak hayatınızı değiştirebilir, böylece gelişebilirsiniz:

1. Zaten iyi giden ne? Bunu sormanın bir başka yolu da şudur: Şu anda neye minnettarsınız? Minnettar olduğunuz büyük veya küçük üç şeyin bir listesini yapın. Nefes alıyor musunuz? Bunu listeye ekleyin. Yaşayacak bir eviniz var mı? Bu soruyu sadece cevaplamayın; minnettarlığı hissetmek için zaman ayırın. Bu soruyu sormak için zaman ayırın ve günde en az bir kez minnettarlığı hissedin.

2. Şu anda sahip olduğunuz en kötü sorun nedir? … Tamam, bu gerçekten çok kötü bir soru… Şimdi gerçek soruyu soracağım: Bu problemin nesi harika? Bir şey bulana kadar düşünün. Şimdi iki şey daha bulun. Çocuklarınızla daha fazla zaman geçiriyor musunuz? Bu baharda bahçenizi dikmek için daha fazla zamanınız var mı? Hep evden mi çalışmak isterdiniz? Hayatınızdaki iyiliği takdir ederek başkalarının acılarını inkar edemezsiniz. Tam tersi, mutlu olduğunuzda, başkalarına karşı nazik olmak daha kolaydır. Gerçekten önemli olan da bu değil mi?

3. Önümüzdeki iki haftanın (veya sekiz veya on iki) nasıl olmasını istersiniz? Her şeyin olabildiğince iyi gittiğini hayal edin. Bunu yaratmak için neler yaparsınız? Kim olmanız gerekir? Böyle olmayı nasıl başarırsınız?

4. Şu anda amacınız ne? Hayattaki amacınızı yaşarsanız, bu her şeyi daha tatmin edici hale getirir. Ama daha önce yaşıyor olsanız bile, geçici olarak değişmiş olabilir. Bu mevcut koşullarda en önemli olan nedir? Bunu nasıl gerçekleştirebilirsiniz?

5. Bu konuda size hangi güçlü yönleriniz yardımcı olabilir? Hepimizin hayatı daha kolay ve daha eğlenceli hale getirmek için tercih ettiği yollar vardır. Her zaman bu yöntemleri kullanabilirsiniz, ancak bazen zorluklar yeni bir yol geliştirmeye ve büyümenize yardımcı olabilir.

6. Bununla nasıl gelişebilirsiniz? Şikayet ediyor, suçluyor ya da sızlanıyorsanız, kurban rolü oynuyorsunuz demektir. Hepimiz bunu ara sıra yaparız, ancak bunun alışkanlık haline gelmesine izin verirseniz, siz ve çevrenizdekiler için her şeyi daha da kötüleştireceksiniz. Bunun yerine, kendinizi kaderinizin yaratıcısı olarak düşünün ve eğlenceli bir oyun haline getirin. Dua, meditasyon, farkındalık yaratan ve ilham verici okumalar gibi sizi rahatlatan uygulamaları da içermesi daha da faydalı olacaktır.

7. En iyi sonuçları elde etmenize hangi olumlu alışkanlıklar yardımcı olabilir? Günlük egzersiz mi? Pozitif enerjili olan arkadaşlarla görüntülü sohbetler mi? En sevdiğiniz kitaplardan, filmlerden, yemeklerden mi zevk alıyorsunuz? Evcil hayvanlarla oyun zamanına ne dersiniz?

8. Şu anda ne öğrenmeniz gerekiyor? Yeni bir kariyere ihtiyacınız var mı? Yeni bir yetenek?

9. Size kim yardımcı olabilir? Hepimiz bu işte beraberiz. Başkasına yardım edebilecek bir şeyiniz mutlaka vardır ve başkası da size yardım edebilir. Ne konuda yardıma ihtiyacınız var? Bu soru, kendinizi savunmasız hissettiriyor olabilir ama insanlar genellikle başkalarına yardım ettiklerinde çok mutlu olurlar, bu yüzden devam edin ve sorun.

10. Nihai hedefiniz nedir? Olumsuz düşünceleri uzaklaştırmak için, nihai hedefiniz odaklanmanız gereken yer olabilir. Başardığınızda başkaları nasıl fayda sağlayacak? Şimdi başlamak istiyor musunuz?

Bu 10 soruyu cevaplamak zordur ama yaşama ve içinde bulunduğunuz koşullara farklı bir pencereden bakabilmenizi kolaylaştırarak, yeni ufuklar açacaktır. Bunlar, pandemi süreci odağında hazırlanmış, koçluk sürecinin vazgeçilmezi olan güçlü sorulardandır. Eğer faydalı olduklarını düşünüyorsanız, mutlaka profesyonel bir koç ile iletişime geçmenizi tavsiye ederim. Koçluk hayatınıza ve size büyük katkılar sunacağı gibi, kendi özünüzü ve aslınızı keşfetmenize de yardımcı olacaktır.


Senem Ataseven
Profesyonel Koç / Eğitmen

Alternatif Tatil Rotası Floransa

Yaz hala bitmedi ancak tatil bitmek üzere. Aslında kimse tatilini bitirmek istemiyor.
Denizin, güneşin, dinlenmemenin keyfini çıkarmaya devam etmek istiyor.
Bazılarınızın tatilleri, sıcaklar yüzünden ya da planladığı gibi gitmediği için kötü
geçmiş olabilir. Biliyorum ki, birçoğunuz hala son tatil için eylül ayını bekliyor ve
İtalya, eylül ayında tatil yapmak için en güzel aylardan biri…
Sıcaklık dereceleri azalsa da güneşten faydalanabilirsiniz. Bu ay Floransa’ dan
bahsedeceğim. Hem kendi memleketim hem de tarih ve sanat ile ilgili en güzel
yerlerden biri. Ne yiyeceğim, nereyi gezeceğim derseniz kağıt kalem hazırlayın
çünkü size bu konularla ilgili tüyolar vereceğim.

Danilo Zanna

Öncelikle İtalya’ da ulaşım konusundan bahsetmem gerekirse, her yere trenle gayet rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Bu sebeple araba kiralamayı çok gerekli bulmuyorum. Çünkü tren, çok konforlu ve her 15 dakikada bir kalkıyor. Hangi şehre gitmek isterseniz isteyin her zaman sizi şehrin merkezine bırakıyor. Aynı zamanda yolculuk süresince inanılmaz manzaralarla
karşılaşıyorsunuz.

Yemek konusuna gelecek olursak size restoranlarla ilgili püf noktalarından bahsetmek istiyorum. Aslında bu püf noktaları, sadece İtalya için değil nereye giderseniz gidin eğer restoranların önünde menü, fiyat ve yemek fotoğrafları varsa kesinlikle o restorandan hemen uzaklaşmalısınız. İtalya’ya sadece makarna, pizza ve tiramisu gözüyle bakmayın. Sokak lezzetleri sayfaya sığdıramayacağım kadar fazla ve o kadar geniş bir yelpazeye sahip ki çok şaşıracaksınız. Size sokak lezzetlerinden Lampredotto’yu anlatmak istiyorum. Aslında işkembe, acı keskin domates sosu, soğan, kereviz ve istenilen malzeme ile tatlandırılabilir. Genelde sandviç şeklinde satılır ama özel bir restoranda tabakta da servis edilebilir. Bana soracak olursanız Lampredotto’yu sokakta yemelisiniz. Kesinlikle lezzet konusunda daha iyi bir sonuç alabilirsiniz. Aslında özel bir tiramisu ya da özel bir makarna yemek için size bir restoran veya pastane ismi veremeyeceğim. Çünkü lezzet ve kullanılan malzemelerin kalitesi neredeyse her yerde aynı.

Özellikle gitmenizi tavsiye ettiğim yerlerden birisi de: Grom. Mutlaka ama mutlaka gitmeniz gereken bir dondurma dükkanı. Siparişinizi verdiğiniz zaman cornetto o anda yapılıyor. Tamamen doğal ve çok lezzetli. Türkiye’ de biliyorsunuz ki son yıllarda trüf mantarı mutfaklarda çok fazla göz önünde olmaya başladı ve İtalya’da La Bottega Del Tartufo adlı küçük bir dükkanda bütün ürünler trüf mantarlı. Trüf kreması, yağı hepsi birbirinden özel ama size en çok tavsiye edeceğim ürün, trüf mantarlı cips. İnanın
bana bu lezzetten vazgeçemeyeceksiniz!

Biraz da protein zamanı…
Floransa’ya kadar gitmişken Biestecca Alla Fiorentina yemeden dönmek olmaz. Floransa usulü biftek, süt danasının sırtından elde edilen etin çok az pişirilmesi ile meşhur. Siz etin çok pişirilmesini isteseniz bile şef yapmaz. En fazla orta pişirir sizin için. Daha önce de söylediğim gibi yemek yiyecek o kadar fazla özel restoran ve cafeler
var ki sayfalara sığdırabileceğimi düşünemiyorum.

Her şeyi tekrar geride bırakarak tatile çıkmak için gün sayanlar, sadece bir sahile gidip rutin bir tatil yerine, hem ruhunuzu hem de bedeninizi besleyecek doğru yapılan bir planla farklı ve güzel bir tatil geçirebilirsiniz.

Danilo Zanna


Neden biraz da ruhumuzu doyurmuyoruz? Floransa, kültür ve sanatın kalbi… Köklü tarihe, mükemmel mimari dokuya ve sanatsal birikime sahip bir şehirdir. Arno Nehri’nin çevresinde kurulan Floransa aynı zamanda Toskana Bölgesi’nin de başkenti. Tarihi yapıları ve kültürel zenginlikleri ile sadece İtalya’nın değil dünyanın en önemli şehirlerinin başında. Leonardo Da Vinci, Michelangelo, Dante gibi dünyaca ünlü sanatçıların yetiştiği ve bir o kadar da sanatçıya ilham veren Floransa aynı zamanda rönesansın da doğduğu yer olarak biliniyor. İtalya’ yı tam anlamıyla tanımak istiyorsanız Floransa’yı mutlaka görmelisiniz! Aziz Giovanni Vaftizhanesi, iç ve dış kısmı mozaiklerle süslenmiştir. Sekizgen şekilli vaftizhaneye ün kazandıran kapıların güneyindekiler Pisano tarafından yapılmışken, geriye kalanlar Ghiberti’nin imzasını taşıyor. 22 Cennet Kapıları ismi ile anılan bu bölümlerin üzerine İncil’den çeşitli sahneler betimlenmiştir.

Mercato Centrale, merkez çarşısı açık ve kapalı olmak üzere iki farklı bölümden oluşuyor. Açık kısmında çanak-çömlek, elektronik, giyim ürünü ve deriden üretilmiş çeşitli eşyaların satışının yapıldığı yüzlerce dükkan bulunuyor. Floransa’daki Galleria Vittoria Emanuele II’nin de tasarımını yapan Giuseppe Mengoni’nin imzasını taşıyan kapalı bölüm
ise, tamamen gıdaya ayrılmış durumda. Kasapların, balıkçıların, meyve ve sebze satıcılarının bir arada olduğu bu bölümdeki yemek alanında İtalyan mutfak kültürünün en lezzetli örneklerini tatma fırsatı bulabilirsiniz.


Piazza Della Duomo, aslında kentin en popüler mekanlarına ev sahipliği yapıyor. Duomo, dünyadaki Gotik mimari örnekleri arasında neredeyse en önde. İçinde rönesans dönemine ait değerli ve orijinal eserlerden mumyalara kadar bir çok şey görebilirsiniz. Katedralin tepesine de çıkabilirsiniz ve inanın bana buradan Milano manzarası mükemmel! En başta söylediğim gibi, her şeyi tekrar geride bırakarak tatile çıkmak için gün sayanlar, sadece bir sahile gidip rutin bir tatil yerine yazdığım gibi hem ruhunuzu hem de bedeninizi besleyecek doğru yapılan bir planla farklı ve güzel bir tatil geçirebilirsiniz.

Kaynak: Mag Dergisi

Master Chef’ler Bir Arada

Bu sene şanslıyım çünkü TV8’de MasterChef jüri üyesiyim.
Televizyon kariyerim için bu yeni bir macera oldu. Bunun yanı sıra şanslı
olduğumu düşündüğüm konu, bu macera içinde iki şef ile beraber olmam:
Mehmet Yalçınkaya ve Somer Sivrioğlu. Hem gastronomi konusunda
hem program konusunda bana fazlasıyla yardımcı oldular. Bu sayede onların
ne kadar özel, ne kadar profesyonel ve dikkatli olduklarını gördüm.
Ben de bu ay onları sizinle tanıştırmak istedim. Sadece onların şef kimliği ile
değil kendi özel hayatları hakkında da muhabbet ettim.

Danilo Zanna

Aslında ben mutfak hayatına çocukluktan beri aşinayım çünkü ailemde çok fazla şef vardı ve okullar tatile girdiğinde onların restoranlarına gidip çalışırdım. Aynı yaştaki arkadaşlarım denize girerken ben midye ayıklardım ve doğruyu söylemek gerekirse çok kıskanırdım. Üniversitede İtalyan Dili ve Edebiyatı okudum. Daha sonra amcam restoranında şeflik yapmamı istedi, ben de gastronomi okuyup mezun olunca orada şeflik yapmaya başladım. Zaman geçtikçe mutfağa ait olduğumu hissettim ve vazgeçemedim. Evlendim;
Türkiye’ye taşındım ve bir pizza dükkanı açtım. Hayatın sürprizleri, güzel tesadüfleri ve benim azmim, başarımla şimdi burada, karşınızdayım. Bütün samimiyetimle söylüyorum
burası başka bir dünya.

Günlük hayatınız ile ekran arasında ne fark var?

Mehmet Yalçınkaya: Tabii ki profesyoneliz, iş hayatında daha da titizim ve bu durum sanırım ekrana da yansıyor. İş hayatının verdiği bir stres var ve ekranda daha stresli oluyorum. Günlük hayatta da normal bir insan gibiyim aslında. Öyle göründüğü gibi devamlı bağırıp çağıran bir adam değilim yani.

Somer Sivrioğlu: Çok fark var. Normalde daha sinirliyim aslında hatta televizyonda beni izleyen personelim, “Şef sen neden bu kadar sakinsin? Normalde biz yapsak daha çok tepki verirsin.” diyorlar. Zaten bizim programın en büyük özelliği de herkes olduğu gibi. Kimse sen öyle ol, sen bunu yap demiyor.

Bir restorana girdiğinizde hangi yemekleri siparişi verir ve nelere dikkat edersiniz?
Mehmet Yalçınkaya: Gittiğim restoranın önce özelliklerine ve konseptine bakarım. Yani gittiğim restoranın farklı lezzetlerini denerim. Çünkü şef iyi bir araştırmacı olmalı gittiği her restoranda farklı lezzetleri tadarak kendi beyninde de yeni şeyler oluşturmalı. Çok acıkmışsam ve tamamen yemek yemek için gitmişsem tabi ki kafamdaki yemeği siparişini veririm. En çok dikkat ettiklerimden biri kesinlikle gittiğim restoran boş olmamalı. Her zaman servis saatinde müşteri olup olmadığına bakarım. Ayrıca restorana girişte karşılanmak benim için çok önemlidir. Tabii ki gittiğimiz yerler güzel yemek yapıyor olmalı. Son olarak da gittiğim restoranın lavabolarına her zaman çok dikkat ederim.

Somer Sivrioğlu: Restoranına bağlı. Bir kebapçıya gitsem zaten kebap siparişi veririm. Bir İtalyan restoranına gitsem daha değişik bir şeyler söylerim. Eğer menüde sakatat varsa kesinlikle sakatat söylerim çünkü ben ciddi bir sakatat hastasıyım. Kısacası restoranın özelliğinin ne olduğuna bağlı. Bir restorana ilk kez gidiyorsam o restoranın imza yemeğinin söylerim. İkinci, üçüncü kez gidiyorsam değişik ve denemediğim şeyleri söylerim. Dikkat ettiğim şeylerden birisi de insanların yani çalışanların sıcak olması. İlk ve son temaslar benim çok önemli. Kapıda karşılama ve yolcu etme bir restoranda dikkat ettiğim önemli detaylardan…

İş için yurt dışına çıkmak zorunda kalsanız hangi ülkeyi tercih edersiniz?

Mehmet Yalçınkaya: Ben aslında Akdeniz ülkelerine gitmeyi seviyorum. İspanya, İtalya, Almanya çok gittiğim yerler zaten. Şu sıralar gitmek istediğim yer Asya. Sokak yemekleriyle ilgili biraz keşif yapmak istiyorum. Orayı egzotik ve gizemli buluyorum. Oradaki baharatları, yaşamları, hikayeleri çok merak ediyorum.

Somer Sivrioğlu: Japonya… Oranın yemeği ve kültürü en sevdiğim ülkelerin başında geliyor ve gidebildiğim kadar çok gitmeye çalışıyorum.

Hayal ettiğiniz hayatı mı yaşıyorsunuz?


Mehmet Yalçınkaya: Yani şöyle bir söz vardır, ‘’İnsan hayal ettiği yerde değil hak ettiği yerdedir.’’ Aslında bu da ne kadar doğru tartışılır. Hayaller ve umutlar bitmiyor; onun için benim hayallerim ve umutlarım bitmedi. Bulunduğum ve hayal ettiğim yerde miyim? Evet. Hayat devam ettikçe yeni hayaller ve umutlar her zaman oluyor.

Somer Sivrioğlu: Bilmiyorum ki… Ama hep bir restoranım olsun ve kendi yemeklerimi yapayım istemiştim. O açıdan yaşamak istediğim hayatı yaşıyorum. İstanbul’a geri gelmek de çok istedim; o açından da evet istediğim hayatı yaşıyorum.

Hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?


Mehmet Yalçınkaya: Ben keşke değil de meğer kelimesini kullanmayı severim. Mesela daha çok eğitim almak isterdim. Aslında yirmiden fazla ülke gezdim ama daha çok ülke gezmek isterdim. Daha farklı insanlar, farklı coğrafyalar ve farklı kültürler tanımak isterdim. Buna zamanım olmadı. Belki içimde kalmış ukte bu, işim dolayısıyla…

Somer Sivrioğlu: Ben çok eğitim aldım. Turizm ve Otel İşletmeciliği mezunuyum. Temel şeflik eğitimini hiç almadım. Yani keşke diğer şeyler yerine şeflik eğitimi alıp ondan sonra Gastronomi Yüksek Lisans’ı yapsam diye düşünüyorum. Ama keşkeler, kim bilir belki beni bambaşka yere sürüklerdi. O yüzden şu an hayatında olduğun yerde mutluysan, çok da o değişsin bu değişsin diyemezsin. Çünkü o seni alır başka bir yere götürür… Ama şefliğin temel eğitimini almak isterdim.

Bundan sonra ne yapacaksınız?

Mehmet Yalçınkaya: Biliyorsun Danilo, mekan işletmeye devam ediyorum. Restoranımızda yeni bir konsept yapıp yürümeye devam edicem. Ayrıca Mezopotamya aşığıyım. Bundan sonra yapacağım şeylerden bir diğeri daha çok Anadolu’yu dolaşıp oradaki farklı tatları ortaya çıkarmak…. Ayrıca sektöre insan yetiştirmeye de devam edeceğim.

Somer Sivrioğlu: Hiç bilmiyorum inşallah program devam eder. Avusturalya’da, Türkiye’de restoran açmaya devam edeceğim. Asya’da yapmak istediğim Türk Mutfağı üzerine bir kaç proje var. Avusturalya ve Asya merkez olmak üzere, yurt dışında Türk Mutfağını açmak istiyorum. Hayalimdeki bu; yani buna devam etmek istiyorum.


Evet ben merak ettiğim tüm soruları sordum ve bu konular üzerine çok daha fazla muhabbet ettik. Tekrar söylüyorum bu iki özel insanla çalışmak benim için çok önemli. Kamera önünde ve arkasında çok eğlendiğim ve mutlu hissettiğim şahane bir ekiple aile oldum. Benim için yeni olan bir maceraya son sürat devam ediyoruz. Biz yine ekranlarda olmaya devam edeceğiz. Siz de ekran başında bizi kaçırmayın derim.

KAYNAK: MAG Ekim 2020

Faruk Gezen, Yenilikçi Şef

Deniz ürünlerini kullanarak yarattığı eşsiz ve farklı tatlar ile adından söz ettiren, son dönemlerin en genç ve yetenekli şefi Faruk Gezen, milyonlarca takipçiye ulaştığı kariyer serüvenine dair merak edilenleri sizlerle paylaştı.

Bize kendinizden ve aşçılık kariyerinizin nasıl başladığından bahseder misiniz?
1985 yılında Bitlis’in Ahlat ilçesinde doğdum. Ailenin maddi ihtiyaçlarına katkıda bulunmak için yaz tatilleri dahil olmak üzere kendime uygun mesleği bulabilmek için bir çok işte çalıştım ta ki 2002 yılında Ankara’ya gelip burada bir kebap restoranında işe başlayana kadar. Aşçılık ile tanıştıktan sonra bu meslekte el becerimin olduğunu ve en önemlisi işimi çok sevdiğimi fark ettim ve bu meslekte ilerlemeye karar kıldım.


Son dönemlerin popüler mesleği haline gelen Aşçılık hakkında neler söylemek istersiniz? Eğitimini alan herkes başarılı bir aşçı olabiliyor mu?
Benim mesleğe başladığım zamanlarda aşçılık, kimsenin yapmak istediği bir meslek değildi. Çok zor şartlarda çalışıyorduk, haftalık izin kullanmadan günde on altı, on yedi saat çalışıyordum ve sadece uyumaya zaman ayırıyordum. Eğitim kesinlikle çok önemli fakat eğitim alan herkes iyi bir şef olacak anlamına gelmiyor sadece nitelikli, vizyon sahibi ve pes etmeden çok çalışanlar başaracaktır. Mesleki anlamda eğitim hiç bir zaman bitmeyecek çünkü sürekli yeni bir şeyler öğreniyorum.


Mesleğinizi icra ederken hangi şefleri örnek alıyorsunuz? Nedeniyle beraber açıklar mısınız?
Dünya üzerinde kardeşim Şef Mehmet Gezen dışında, benim tarzımı yansıtan başka bir şef olmadığı kanaatindeyim. Çünkü şefler, kültürlerinin birer yansımasıdır. Şeflerin karakterlerini ve hedeflerini geçmişte yaşadıkları etkenler belirliyor. Ayrıca toplumların beslenme alışkanlıkları arasında da çok uzak mesafeler yer almakta.


Yenilikçi ve ilginç balık sunumlarınız ile dikkatleri üzerinize çektiniz. Özellikle neden deniz ürünlerini seçtiniz?
Türkiye’nin, dört bir yanının denizlerle çevirili olmasına rağmen deniz ürünlerini tanıtan ve farklı tatlar yaratan bir şefin olmaması beni bu mesleğe yönlendirdi. Deniz ürünlerinin çeşitliliği ve her bir çeşidini bir kaç ayrı tarif ile sunabilme imkanı da işimi oldukça kolaylaştırdı.


Dünya mutfaklarından en çok hangisini kendinize yakın hissediyorsunuz?
Yunan ve İspanyol mutfağını takdir ediyorum fakat bizim mutfak kültürümüz, lezzet anlayışımız çok daha farklı ve lezzetli. Deniz ürünleri oralarda daha yalın ve natürel tüketiliyor biz de ise daha baharatlı ve soslu tercih ediliyor. Dolayısıyla burada bir füzyon mutfağı devreye giriyor ve yeni bir tarz oluşuyor.


İyi bir aşçı hangi özelliklere sahip olmalı?
Sabırlı olmalı, çalışkan olmalı, asla pes etmemeli, iş arkadaşları ile uyumlu olmalı, mutfak şeflerine karşı saygılı olmalı ve eğitimli olmalı yani alaydan yetişse bile dışarıdan eğitim hayatına devam etmeli.


Yurt dışında da beğenilen ve tercih edilen bir isimsiniz. Oradaki geri dönüşler nasıl?
Tariflerim, gerek evde deneyenler olsun gerek restoranların menüleri olsun dünyanın bir çok yerinde beğeniliyor ve uygulanıyor. Dünyanın en ünlü rap şarkıcılarından Offset’in, tariflerimi ve sunumlarımı takdir edip, Türkiye’ye geldiğinde restoranımı ziyaret edeceğini söylemesi beni inanılmaz gururlandırdı.

Mesleğinizde edindiğiniz deneyimlerden bahseder misiniz?
İyi bir şeften önce iyi bir insan olmak daha önemli. İyi olan her zaman kazanır ama kazanmanın da şartları vardır. Bunlar; çok çalışmak, sabırlı olmak, istikrarlı olmak, mesleki ahlaka sahip olmak ve zekasını işinde kullanmak gibi.


Aşçılık mesleğini yapmak isteyenlere vereceğiniz tavsiyeler nelerdir?
Öncelikle bu işi televizyon programlarından izleyip pembe rüyalara dalmasınlar. İşin mutfağına girip severek yaptıklarına ve yapacaklarına kesinlikle emin olsunlar. Çalıştıkları iş ortamındaki gündelik sorunların, ileride karşılaşacakları daha büyük sorunlarla mücadele etmeleri için birer basamak olduğunu unutmasınlar. Mesleki eğitimlerinin yanı sıra kesinlikle yabancı dillerini geliştirsinler. Araştırmacı, yenilikçi olsunlar ve bilginin ayağına gitmeye üşenmesinler. Diksiyonlarını geliştirmek için çaba göstersinler, hatta diksiyon eğitimi almalarını öneririm. Hedef ve hayallerini asla bir kenara bırakmasınlar. Pes edecekleri zaman hayallerini hatırlayıp yepyeni bir sayfa ile baştan başlasınlar.


Kabakta ahtapot fikri nasıl oluştu?
Mutfak benim için ilham kaynağı. Sıradan bir günde, kabak tatlısı yapmaya karar verdim. Kabağı elime aldığımda aklıma kabak yemeği geldi ve bunun yemeği güzel oluyorsa ahtapot ile de güzel bir lezzet yaratabilirim diye düşündüm. Nitekim ikinci denememde de mükemmel bir sonuç aldım ve dünya çapında, sosyal medyada büyük ses getirdim.


Sosyal medyayı nasıl bu kadar iyi ve etkili kullanıyorsunuz?
Sürekli yenilikten ve güncellenmekten söz ediyoruz. Eğer kendinizi yenilemezseniz maalesef gerilersiniz hatta yok olursunuz. Telefonların bile ayda bir güncellendiği teknolojik bir çağda yaşıyoruz. Biz de yenilikçi bir yapıda olduğumuz için bunu sosyal medyaya yansıtınca, dikkat çekmek çok da zor olmadı.

Kışın Sağlıklı Olmak İçin Sonbaharda Doğru Beslenin

Sonbaharda bağışıklık sisteminizi nasıl destekleyeceksiniz? Yorgunluk, isteksizlik,
sersemlik hissiyle nasıl başa çıkacaksınız? Hareketsizliğin getirdiği kilolardan uzak
durmak için neler yiyeceksiniz? Sonbahar aylarında yapılacak ideal sporlar hangileri?
Hem sonbaharı sorunsuz yaşamanız hem de kış aylarına bağışıklık sisteminizi
güçlendirerek şimdiden hazırlanmanız için önerilerimi sizlerle buluşturuyorum…

Emre Uzun

Sonbahar aylarının en önemli getirisi, bir hazırlık mevsimi olması. Sert, soğuk ve hastalıklara açık kış aylarında sağlıklı kalabilmek için şimdiden önlem almanız ve bağışıklık sisteminizi güçlendirmeniz gerekiyor.


Dost bakterilerinizi besleyin…


İnsan vücudunda yaşayan birtakım dost bakteriler var. Bu bakterilerin çok ve sağlıklı olması ise, bağışıklık sisteminizin güçlü olduğu anlamına gelir. Bunun için bol lifli gıdalar tüketin. Bu lifli gıdalar ise çorbalara, yemeklere ve salatalara eklenecek soğan, sarımsak ve pırasa olabilir. Yer elmasını haşlayarak, püre haline getirerek yiyebilirsiniz. Hatta en iyisi çiğ tüketmek. Rendeleyip, yağ-tuz-limon üçlüsüyle salata gibi yiyebilirsiniz. Kuru baklagiller de zengin lif kaynağıdır. Ayrıca buğday, arpa, yulaf gibi
tahıllar da sofranızdan eksik olmamalı.


Çinkoyu unutmayın…

Çinko, bağışıklığı güçlendirmede C vitamini kadar etkilidir. Sonbahar aylarında da çinko içeren pek çok gıda maddesi bulabilirsiniz. Örneğin; kabuklu deniz hayvanları, fındık ve ceviz gibi kuru yemişler, dana eti, kuzu eti, tam tahıllı veya çok tahıllı ekmekler ihtiyacınız olan çinkoyu fazlasıyla verecektir.

Sebzeleri ihmal etmeyin…

Fırında düşük ısıda pişireceğiniz biber, kabak, balkabağı, mantar gibi sebzeleri, üzerine yoğurt dökerek yiyebilirsiniz. Tavada hafifçe kızarttığınız yarı çiğ sebzeler de domates sosu veya sarımsaklı yoğurtla harika olur! Salatalar da öyle… Unutmamanız gereken şey, her hafta en az 10 öğün sebze yemek!

Baharatlarla barışın…

Baharatların her biri bağışıklık sistemini güçlendiren birer mucizedir. Karabiberden kimyona, kekikten köriye kadar tüm baharatları kahvaltılar dahil tüm öğünlerde bol bol kullanın.
Peynirin üzerine kekik serpin, haşladığınız ve dilimlediğiniz yumurta üzerinde zeytinyağı gezdirip kekik, pul biber ve kimyon serpin.

Suyu elinizin altında bulundurun…

Çünkü siz su içtikçe lenf sıvısı üretimi artar. Bu sıvı da akyuvarları ve bağışıklık sistemini güçlendiren hücreleri vücuttaki organlara taşır. Sonbaharda az su içerek bağışıklık sisteminizi kendi ellerinizle zayıflatmayın!

Sigaraya veda edin…


Bazıları melankolik havası nedeniyle sonbaharda her zamankinden fazla sigara tüketir. Ancak sonbahar, alt ve üst solunum yollarımızın en çok hastalandığı; nezle, grip, farenjit, sinüzit, larenjit gibi üst solunum yolu hastalıklarına ve bronşit, bronşiolit, zatürree gibi alt solunum yolu hastalıklarına yakalandığımız mevsimdir. Sigaradan uzak durmak, bu hastalıklara karşı vücudunuzu destekler.

Sonbahar aylarında mutlaka bunları yiyin…


Tabiat ana, her mevsim yememiz gerekenleri bize adeta altın bir tepside sunmuş! Örneğin elma… İngilizler’in bir sözü vardır: “Günde bir elma, doktoru uzak tutar” derler. Elma, kivi ve armut, birer antioksidan deposudur ve içerdikleri vitaminlerle bizi kış mevsimine hazırlar. Yine ıspanak; hatta ıspanak gibi tüm koyu yeşil yapraklı sebzeler; labada, pazı, Brüksel lahanası, brokoli sadece vitamin açısından değil içerdikleri minerallerle de vücudumuza görünmez bir zırh örer. Balıklar da öyle… Hem protein ihtiyacımızı karşılar hem de selenyum ve çinko gibi mineraller içerir. Hastalık yapan bileşikleri vücuttan uzaklaştıran Omega-3’ü saymıyorum bile, artık herkes biliyor. Basit, sıradan bir ot; yemeklere, salatalara
doğradığımız maydanoz! Bu mütevazı sebze, askorbik asit ve C vitamini deposudur, çiğ yediğiniz taktirde de vücudunuzu enfeksiyonlara karşı korur. Yaraları iyileştirip ödem atmanızı sağlar.


Her gün yiyeceğiniz bir avuç çiğ, yani kavrulmamış ceviz, fındık ya da badem antioksidandır, E vitamini içerirler ve sonbaharın getirdiği o yorgunluk ve halsizliği giderip enerji verirler. Tok tuttukları için bir şeyler atıştırmayı önlerler. Yoğurt tam bir probiyotik deposudur; bağışıklık sisteminizi güçlendirdiği gibi direnç de kazandırır.
Özellikte mevsim değişikliklerinde hastalıklardan korur.

Sonbaharın ideal sporları…


Açık havada yapılabilecek her spor uygun, çünkü hava ne yaz aylarındaki gibi sıcak ve bunaltıcı ne de kış aylarındaki gibi dondurucu. Bu üç ayı doğa ile bütünleşmek için fırsat olarak değerlendirebilirsiniz. Yürüyüş, bisiklet, tenis ve halı sahada aile fertleriyle yapılan futbol maçları kent koşullarına en uygun sporlar. Hafta sonlarında da doğa yürüyüşleri yapabilir, kamplara katılabilirsiniz. Bu sizi ruhen ve bedenen dinlendirip enerji depolamanızı sağlayacaktır. Yalnız önceden yanınıza almanız gereken malzemeler konusunda bilgi edinmeyi unutmayın.”

Emre UZUN

Kaynak: MAG Dergisi

Dile benden ne dilersen

” Dile benden ne dilersen”

Size Alaaddin’in sihirli lambasını değil, bu siteyi sunuyoruz.

Adım adım marka olmak..!

                    Marka olma yolunu çizmek isteyen kişi; Marka Nedir? Nasıl Marka Olunur? Kimlik, imaj ve sosyal yaşamda yer alma, Bireysel Gelişim, Sihirli İletişim Teknikleri, Satış, Medya İlişkileri konularını içine alan bir çalışma döneminden geçmelidir.

Kısaca söylemek gerekir ise kişi marka olmak için; kendini çok iyi analiz etmeli, tanımalı, hayal kurmalı, hedeflerini ve değerlerini belirlemeli, iş, kültür ve sosyal hayatın içinde örneklerini seçmelidir.

Bir formül geliştirdim. Son derece basit bir formül. Bu formül ile kişi yol haritasını çıkarabilecek.

Formül: Hayal kur, kendini keşfet, hedef seç, eyleme geç, gelişimini sürdür, kontrol et, uyum sağla, eyleme geç, paylaş, kontrol et, dengeyi koru, hayal kur, yola devam et…

Kişisel marka olmayı/marka kalmayı seçen bir yönetici; sistemli ve planlı çalışan, bilgiyi önemseyen, sürekli gelişen bir kişidir. Düşünce sistematiği gelişecek ve değişecektir. Hedef, sonuç ve çözüm odaklı bakacaktır dünyaya.

Marka olma çalışmalarına katıldığında, yaşamının bütününde gelişecek, sosyal yaşamında aktif olacak, hobilerine zaman ayırabilecektir. Kişisel kalite, imaj ve farkındalığı artacaktır.

Tüm bu özellikler kişinin motivasyonunu güçlendirecek, kişilerin bireysel başarıları, kaliteleri, hedef, sonuç ve çözüm odaklı olmaları, şirketlerinin bütünsel hedef yolculuğunda başarıyı garantileyecektir.

Sürekli kendini geliştiren kişi, bilgisi ile kendine güvenini artıracak, bu özelliği yaşamın her alanında hedeflediği başarıyı yakalayacaktır.

Unutmayın,

Taşı delen suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir.

Kendini tanıyan, güçlü ve geliştirilmesi gereken yanlarını, ne istediğini bilen kişi izleyeceği yolu da bilir.

Hedefsiz gemiye hiçbir rüzgar yardım etmez. Montaigne.

Küçük bir öneri

Yaşamınızda ki kişisel markalarınızı seçin, kim sizin için marka? Neden marka olduğunu düşünüyorsunuz, öne çıkan özellikleri neler?

“Ben bir markayım, ya sen ? “

Yazı dizilerini takip edin, bizle kalın bizde kalın, marka yolculuğunuza adım atın..!

Simge Erciyas

Marka Danışmanı